30 Haziran 2012 Cumartesi

yaz masalı

1.
sanırım ağrıyordu karaciğerim.
kapkaraydı ağırlığıyla.
tüm hüznün, dökülen şarap gibi yayıldığı masamda
bir sünger gibi emmişti yılları azimle.
sanırım cumaydı yine
ve üşüyordum delice...

2.
kendi cenaze törenini kaçıran palyaçonun
kullanılmış kefeni kadar kullanışsız ve o kadar da anlamsız olacaklar.
bu boş bakan ve sıcaktan kavrulmuş hoşgörüsüz suratlar;
evinize dönün,
tatil sizin neyinize?

3.
paçaları ıslak çorapsız adam
kalbi karalı yaralı yalan
yamalı imalarla inancı solan
komada mahsur nemli havlu

4.
bataristler hadi bunu da sayın

5.
büyük bir durgun;
renkli,
ucubeli.

6.
sanırım ağlıyordu kara karga.
kapkaraydı ağırlığıyla
tüm sürü, dökülen kumlar gibi kum saatinin üst haznesinden,
birer birer öldürmüştü dostları azimle.
cumaydı yine
ve üşüyordu delice.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Necati T.

    Ve Necati bilinmeyene doğru titreyerek ilerliyordu o gece. Sol kolu ağrıyor, sağ kulağı çınlıyordu.
    Gece tüm ağırlığıyla basıyordu alnına. Başı zonkluyordu.
    Necati ölüyordu o gece.
    O gece Necati bitiyordu.
    Gece bitiriyordu Necati'yi....

GERÇEKLİK

1. Her şey gereği kadar gerçek, fazlası değil.

2. Gerçeklikte meydana gelen ve çok zor fark edilen (bu) parazitler panikle değil coşkuyla karşılanmalıdır.

3. Gerçeğin göreceliğini özümsemek için her iki taraf arasında, ani ve beklenmedik geçişler yapmak gerekir. Bu geçişler başlarda korkutucu olabilir.

4. Gerçek gerçekliğini seyrelttiğinde yapılması gereken; sakin bir şekilde gerçekliğin eski şeklini ve kıvamını alana kadar beklemektir, çünkü her şey gerektiği kadar gerçektir fazlası değil.

5. Ve her şey gerektiği kadar gerçek, fazlası değil.

24 Aralık 2010 Cuma

YAZ'I GÖM!

1.
Şimdi saçlarımdaki böcekler de ağlıyor.

Kaldırım taşları, çamların iğneleri, park etmiş arabalar,
Sokağa dair her şey,
Hepimiz,
Derin koyu bir hüzne gömüldük...

Tepemizde daireler çiziyorlar.
Gözlerimi görmek istemiyorum.
(Her sabah, güne doğumunu verirdi eskiden.)
Boş bedenlerimiz.
(En azından benim ki boş.)
Mevsimin bugününde bütün bedenler boş.
(Love is suicide.)
Yazılmamış bir şarkıyı hep bir ağızdan söylüyor
Kumlar, taşlar ve deniz.
Ağaçlar kadim günlerinden kalan son gözyaşlarını
Rüzgara hediye ediyor.
Sadece bir iki fırlama kuş, zaman zaman gülen.

Mevsimin son günleri....
Boşalan musluklar damlamıyorlar bile.
Lavabolarda sezonun kurumuş sümükleri.
Tuvalet camının ardındaki boşluklar,
Bu yaz öğrendikleri hikayeleri fısıldıyor tuğlalara.
Mutsuz ve yalnız apartman merdivenleri,
Boş terk edilmiş balkonlar.
(Do not cry in public)
Gölge geri geldi.
Öksürükler,
Sümükler,
Boklar,
Kıllar,
Vücut sıvıları....

Lime lime olmuş, tükenmiş bir aşkı tekrar canlandırmaya çalışmak,
Kurumuş ekmeği kemirmeye uğraşmak.
Uğraş.

Ulaşılamaz burdan hiç bir yere
Ya evine dön,
Ya da burda kal.
Burdan hiç bir yere gidemezsin;
Tek yol evine gider...
Yitirdiğin yüzüğü soruyorsan eğer,
O hiç sana ait olmadı zaten.
Düşürmedin O'nu dün gece,
Ait olduğu yere gitti kendi iradesiyle,
Sessizce.
O yüzden bulamadın saatlerce....

(Kafamda gerçekten böcekler var.)
Ne yaptın sen?

2.
Dün geceki şovun berbattı.
En kötüsüydü içlerinde.
Rezil,
Müptezel!

3.
Boşlukları dolduralım.

4.
Bit.

5.
Bu ev tükendi,
Sivrisinekler bile gelmiyor artık eve.
Yastıklar, koltuk, çarşaflar, yataklar;
Tükendi,
Tüketildi...
Kitlemeli ve gitmeli.
Mutfak öldü.
Banyo intihar etti...

6.
"Bırakma!", diye bağırsan
Ve ben de "Bıraktım.", diyebilsem.
Diyemem sanırım.
Sanırım gelemem
Ve
Galiba giderim hep yaptığım gibi.
Sonra belki telefon ederim otuz saniye sonra
"Seni seviyorum.", demek için.
"İçin
İçin,
Kızıl
Kızıl",
Yanıyoruz evet...

Yakından sevemiyorum...

7.

Eskici geldi öğlen,
Kendimi verip güzel kırmızı bir leğen aldım karşılığında.
Karşısına yeşil bir sandalye yerleştirip kendime baktım,
Yoktu.
Zebralarımı yüzdürdüm ben de
Kırmızı
Plastik
Leğende.

8.
"Titreyerek mi ölür kurbağalar ?",
Diye sordu kaplumbağa gün batımında;
Damdan düşen kurbağayı gömerken, 
Karanlığa.

9.

Belki de her şey sabah düzelir düzelmesi gerekenler,
Sabah ereksiyonu gibi doğal bir şekilde...
İşler çok karıştı bir defterim bile yok.
Kedimi sorarsan yıllar önce öldü.
O' da bir sene dayanabildi bana.
Ayağımın altındaki yazıdan habersizsiniz hepiniz;
"Bir yıl içinde tüketilmelidir."

Belki de sabah
Didim'in bütün asil köpekleri kahvaltıya gelir
Belki mutfak dirilir
Tüm şehir benimle barışır, ben de kendimle.

Ve belki de sabah olmaz.
Mordor'a giderim ben de,
Gölgelere,
Hüküm Dağı'na,
Kıymetlimise...

Belki.....



                                                       1599
                                                        didim

ADAM KADINI ARARKEN BEN BUNLARI BULDUM

0.
Çok az eşya(n) seni sever....

1.
Dokunduğum her nesne fısıldıyor içime.
Duvarlar kafesim.
Özlerinden bu yana gördüklerini her saniye bağırıyorlar.
Tohumundan elma oluşuna,
Elma ağacının planlarını kim fısıldadıysa meyveye;
Sadizmin en yüksek tepesinde,
Titreyerek boşalıyor,
Her işi berbat edişimde...

İnleyerek geldi bu kaşıntılar buraya,
İnleyerek kaşıyor her bir esinti.
Şimdi o davul daha bir var içimde.
Tüm fısıltıları yararak geldi buraya o kadının sesi...

Bu karanlıkta nasıl buldu bizi ?

2.
İzi nasıl ve neden?
(Tenden.)
En rehavetli anımda yanımda intihar eden elmalar.
Birazdan hamaktan silkinip ağlamam gerekecek.

(Rahip, ipi; piranhaya ayarladı.)
Adı "Sam" değildi,
Olsaydı bir daha çalardı çocukluğumu...

Muska kalıpları rıhtımlarda.
Daha fazla lağım masalı gerekmez.
(Ezilen ender erimeler bunlar.)
Ar damarı ırmağı çoktan taştı,
Mavi, maviliğini yozlaştırdıktan hemen sonra.

3.
(Trafik ikaz azadı ısrarlı.)
Irk kırk yerinden demlendi.
(Direniş nişanı akmalı.)

Albino sivrisinekler gördüm; 
İmleri boşalmış caddelerde,
Elleri kireçli ve siyah...
Hamiline yazıyorum günahlarımı.
Piyadelerim var, binlerce, her yerde;
Ama hiç biri öldüremedi seni....
Enince ve de boyunca açtım kemiklerimi
Kel ve kemirgen çekirgelere.
Hepsi, hep bir ağızdan
Ve de hiyararşiye uyarak bağırdılar;
"Sağol! Sağol! Sağol!"

4.
Hiçbir zaman bilemedin
Edilgenliğimin patikalarını;
Bense hatırlayamıyorum
Hataların kokusunu...

Bir panter gördüm az önce,
Gözünün içinde;
Gördüğüm müsün
Yoksa 
Olduğun mu?

Şimdi tüm bu duvarlar titriyor kaşınarak,
Uzaktan gelen kadının sesi gibi;
O'nun ensesinin güzelliğine eş.

İşteş fiilerimizi de kirletmişim istemeden.
Edilenken ben,
Niye
Etken
Ya
Da
Eden
Ve
Ya
Et tren olmadım.

Ben üç şeyim aslında;
İs, tas, yön.

5.
Hani bazen de denir ya;
Ben benken,
Kenelerle kesilirken aynı mezbahada, 
Ağlardım bıkana kadar...

Dardı o zaman açım.
Şimdi geniş ama açım.

6.
Sabah, 
Bahaneler için en güzel üçte bir,

Bir bir her şey yerindedir.

                                                                 1595  
                                                                 eskişehir

7 Aralık 2010 Salı

file

Kuru bir iklim şimdi ruh sattında.

Eriyor zaman, ne kadar da soğutsan...
Ne o uğultu duruluyor, ne de o gürültü azalıyor. Dilim varmıyor nasıl ve ne gibi çoğaldıklarını söylemeye.

Belirsizlik belirdiğinde kolay seyrelmiyor. Aksine içinden geçilmez bir hal alıyor. Yoğunlaşıyor, tıkayarak ışık giren son delikleri. ("Onarılmaz değil bu gemi. Tekrar yüzebilir onarabilirsek bu deliyi.". "Bak", diye ekliyor, "Kendi kendini yiyor bu ahşap yaşlı gemi...")

Ne kadar ıssız azalıyor zaman telaşla. Elde tamamlanamadan ölmüş listeler. Pazar kapandığında hala bitmemiş alışveriş.

Karasızlık mı,
yanlış karar mı;
gece filede
seninle
eve gelen?

28 Kasım 2010 Pazar

Bir Alman Simiti (çığlık çığlığa)

İçi zamanla dolu, toplu mezarlar dört bir yanımda. Perdesiz apartman daireleri. (Bu ne özgüven, bu ne koma.)

Damlayan bir musluk gibi bu gürültü, düzenli ve çeşitli; durmuyor ve uyumuyor burası, deviniyor.... (Ve kokuyor bana sorarsanız.) Kadınlar sürekli bağırıyor. Sadece onlar mı?

Büyük bir katliam yaşanıyor damarda ve zamanda. Kafam kaşınıyor. Kornalar.

Güneş uğramıyor mu artık, yoksa ben mi kaçırıyorum zamanını ?  Sadece kendi zamanım değil o vakit öldürdüğüm. ( Aman tanrım korkmalı mıyım?)

Bekleyişlerimi kızartsam belki daha çekilir olur.

Zaman geçmiyor; geriyor. Yapış yapış bir bulamaç gibi üzerime yapışıyor; ne kadar temizlemeye çalışsam da geçmiyor...

Çocuklar bağırıyor Şimdi'de.
Şimdi'de zaman geçmiyor...

...

şim_di: bir alman simiti.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Ev Sahibesi

Eriyordu Alev.
Gerçekten eriyordu. Tırnakları düştüğünde farketti bunu ilk ve hemen ev sahibesi ve komşusu, Sevi Hanım'a bahsetti bundan çaresizce.

Alev eriyordu.

Sevi Hanım, O'nun hemen küveti tıkayıp içine oturmasını öğütledi; "Geliyorum!", diye ekledi, "Başka bir Vietnam daha istemiyorum!"....

Alev yalnızlığının içine yıllar önce karışmıştı. Kapkara ve ıssız koridorlar, huysuz odaları birleştiriyordu Alev'in evinde. Küvete girdi. "Daha başıma ne gelebilir ki?", diye söylenirken alt dudağı kucağına eridi...

Sonra kulakları ve burnu eridi Alev'in.
Sevi Hanım geldi.
Alev gözleri eriyip düşmeden hemen önce görmüştü O'nu.

Sevi Hanım, küvetin yanındaki klozetin kapağını kapatıp, telaşla çantasını (büyük çantasını) klozetin yanına (küvetle klozetin arasına) koyup, üstüne oturdu. Alev tamamen erimek üzereydi; eriyordu da...

Alev eriyordu.
Alev sıvı bir hal alıyordu.
Bir bulamaç.
Eriyen farklı renkteki parafinler gibi....

****** ***  **   *

Alev; eridi.....

Sevi Hanım banyodan evin ayakkabılığına yöneldi. (Sevi Hanım çok garip ve gizemli bir ev sahibesiydi. Hep çok çekici ve garip bir aurası olduğunu düşünürdü Alev, Sevi Hanımın; eridiği son damlaya kadar....) Ayakkabılıkta bir plastik çocuk manken, büyükçe bir tas (şehirler arası otobüs mola yerlerindeki tuvaletlerde bulunan taharet tasının aynısı.) ve huniyi alıp banyoya geçti. Klozetin yanına geldiğinde telaşla bıraktığı büyükçe çantasından bir pilli matkap çıkartıp çocuk mankenin alnın ortasına bir delik açtı.

Huniyi deliğe yerleştirdi.
Tasla Küvetteki Alev'i alıp huniye boşalttı.
Plastik Çocuk Mankenin içini erimiş -sıvı- Alev'le dolduruyordu.

**** ***  **   *

Ve Manken doldu.

Sevi Hanım, plastik mankeni; huni ve tasla, tıka basa doldurdu.

Kalan, dökülmüş, artmış Alev; silindi, küvvetten akıtıldı. Sevi Hanım banyoyu dip köşe temizledi. (Sokakta köpekler havlıyordu, dolunaydı....) Sevi Hanım Çocuk Mankeni-İçi Alev'le dolu Plastik Mankeni-evindeki derin dondurucuya güzelce yerleştirip, dondurucunun kapağını kapattı....

Geceliğini giydi....
İlaçlarını içti...
Işığı kapattı....
Yastığının düzeltti; yorganını çekti....

Ve uyudu.....
Dolunaydı...........

21 Kasım 2010 Pazar

Yağmurlar Salonu

"Geçirgenliğe sahip değilim", dedi adam ve ekledi "Sadece fener alaylarında çıkabilirim bir daha karşınıza. Dar sokak aralarının çöp suları kusmuklar ve gözyaşlarıyla yıkandığı yerden derin bir iç geçirişsiniz siz."
"Gizemli bir yeraltı örgütü var peşinizde", diyebildi kadın. Yüzünde tüm gücüyle gizlemeye çalıştığı endişenin haritası asılıydı.
Adam sigarasından derin bir nefes çekip pardösüsünün yakalarını kaldırdı. Önüne bakıyordu. Rüzgar ısırıyor, kadının hızlı nefes alıp verişi aralarındaki boşlukta adamınkine karışıp orada asılı kalıyordu.
"Biliyorum.", dedi adam sigarasından aldığı dumanı bırakırken.

19 Kasım 2010 Cuma

3. Gün

Ve şimdi her şey sakin.... (derken mesaj geldi.)
Geniş geniş sakinim şimdi. Sözler ne çabuk dağılıyor uzayda.
Kim; nedeni ben mi?
Minik bir yanlış anlaşılmanın ufak gürbüz çocuğu mu? (ne oluyor şimdi??)

Loop ederken tüm her bir his öne çıkan önde duran en yer eden şey yine kendisi.
Evet O.
Ahh O......

Hayatının en güzel parçasını kopartsan ve ben de öyle yapsam; utanır koparttığın yere birleştirmeye çalışırdın seninkini.

Sormasın kimse de diye bağırabilirim şimdi. (sormayın da)
Çünkü kendimin içi bile
Bir fikre varamıyor
Neticede.

Tüm gecede ve tüm bu siste
Sanma bilmiyorum nerede
En
Dipte
Ve gizlice
Yaşattığım ece
Bu gece
Birdenbire......

Bu arabalar genelde beyaz olur.
Minik minik....
Silik
Ve
Yitik....

İzleyiciler